+ Konuya Cevap Yaz
Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: BİR KAÇ KOMPLO TEORİSİ

  1. #1
    Super Moderator gold is on a distinguished road
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Bulunduğu yer
    Muğla
    Mesajlar
    239
    Konular
    70




    ARKADAŞALAR BENİ FELAKET TELLALI SANMAYIN AMA BEN TÜRKİYE HAKKINDA YAZMAYA GÜZEL BİŞE BULAMIYORUM.GECELERİ BUNLARI DÜŞÜNMEKTEN UYUYAMIYORUM.YAZI BİRAZ UZUN AMA LÜTFEN OKUMAYA ÇALIŞIN.ŞU AN İÇİN ÖYLE BİR DURUMDAYIZKİ HALEN BİR ÇÖZÜM ÜRETEBİLMİŞ DEĞİLİM İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ BU DURUMDA NASIL ÇIKACAĞIMIZA DAİR


    UZANLARI YIKAN SABANCI-KOÇ İTTİFAKI MI?</font>


    Bu ülkede Uzanlarla kimse başedememişti. Ne Özal, ne Sabancı , ne Koç, ne Karamehmetler, nede Nokıa ve Motorola'da 3 milyar dolar kazık yiyen Amerikalılar. Uzanların gerçek düşmanı AKP değil rakipleri olan tekelci sermaye patronlarıdır. Ortada paylaşılamayan büyük bir rant varki, zenginler kulubü, Uzanları yemeye karar verdi. AKP'nin işine gelen Genç Parti'yi silme düşüncesinin büyük patronlardan geldiği ortada. Doymak bilmeyen iştahları ile siyasetende devleti ele geçirmeye teşebbüs etmeleri, Washington'dan gelen intikam sesleri ile birleşince, zaten sayısız açıkları ve düşmanları bulunan, İtalyan mafyası usulüyle çalışan Uzanların kirli çamaşırları ortaya döküldü. İtiraf edeyim, Uzanları Türkiye tarihinin en düzenbaz işadamları görmeme rağmen son dakikada yine rakipleriyle anlaşma sağlayarak paçayı kurtaracaklarını sandım. Galiba bu defa yanıldım.

    Uzan ailesi o kadar pervasızlaşmıştı ki, Amerikan devi Motorola'yı ve Finlandiya'lı Nokia'yı 3 milyar dolar çarpmışlardı. ABD mahkemelerinden haklarında tutuklama kararı çıkan ve Kırmızı Bültenle aranan Uzanlar yurt dışına çıkamaz olmuşlardı. Bir Amerikan deviyle uğraşmak içinde yaşadığımız bu tarihsel dönem de Uzanlar için büyük bir hataydı.

    Uzan ailesinin en büyük yerli kanlısı, can düşmanı Sabancı Holding'tir. ÇEAŞ hisselerinin ele geçirilmesi savaşlarında Sabancı grubu kaybetmiş ÇEAŞ Uzan ailesinin eline geçmişti. Sonradan Sabancı tarafından Çukurova'daki fabrikalarının elektrik ihtiyaçları için kurulan EnerjiSa adlı şirkette Uzanların engellemelerine maruz kalmıştı. Dolayısıyla Uzan operasyonu Sabancı tarafından sevinçle karşılandı. Aydın Doğan medyasının sevincine ise diyecek yok. Düşene vurmak adettir. Tüm medya birden Uzanlar faciasını keşfetti. Kimsenin kalem oynatmadığı dönemde bugün ortaya dökülen yolsuzluk boyutlarının tamamını işlediğim için şahsen rahatım. Patronların talimatıyla haber yapan ve tetikçilik rolü oynayan ikiyüzlü gazetecilerden değilim.

    Uzanların düşmanı çoktur. İtalyan sermayesi ve İş Bankası ortaklığıyla kurulan İş-Tim ARİA cep telefonu işletmeciliğine kendi kurduğu Telsim alt yapısını vermeyerek (Turkcell-Kara Mehmet'te vermemişti.) uluslararası anlaşmaları çiğnemiş, geçtiğimiz günlerde trilyonlarca liralık cezaya çaptırılmıştı. İtalyanların uluslararası tahkime gitme tehdidi hükümet tarafından yatıştırılarak Telekoma ait AYCELL'in Aria ile evliliği gibi çözümler gündeme getirilmişti. Buda gerçekleşti.

    ÇAEŞ'de Sabancı-Uzanlar savaşı:

    Şimdi size aktaracağım gerçek hikayedir, uzun ve detaylı yazı okumaktan sıkılanlar okumasınlar.... Tekelci sermayenin temel özellikleri, olağanüstü saldırgan bir yayılmacılık, azami kar yolunda önüne kim çıkarsa silindir gibi ezip geçme, yüksek kar ve rant alanlarını her türlü ekonomik-siyasi-mafya vb. zorbalık yoluyla zapt etmedir. Bunun “yetkin” örneklerinden biri olan Uzanlar’a, Sabancı ile kapıştığı ÇEAŞ özelleştirmesi sırasında bir gözatmakla yetinelim.

    Devlet, adayları özelleştirme pazarlığına çağırmadan iki gün önce ÇEAŞ’ın yüzde 11’lik payını Rumeli Holding’e (Uzanlar) devretti. Ardından blok satışa geçildi. Uzanlar, son satıştan önce süratle Borsa’dan ÇEAŞ hisselerini toplamaya giriştiler. Üç haftada ÇEAŞ’ın yüzde 20.6 sermaye payına karşılık düşen 300 milyarlık hisse alımı yaptılar. Ancak yüzde 32’lik pay şirket yönetimini ele geçirmelerine yetmedi. Bunun üzerine küçük hissedarlardan yüzde 20 ilave prim karşılığı vekaletname (yönetim kurulunda temsil hakkı) toplamaya giriştiler. Yanaşmayanları da, malum Uzan yöntemleriyle “ikna ettiler”. Önceden vekaletnamesini Sabancı’ya vermiş olanların vekaletnamelerini de noter aracılığıyla iptal etmeye zorladılar.

    Bu arada Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Sabancı’nın baskısıyla, menfaat karşılığı vekaletname toplanmasını yasaklayan bir kararname çıkarttı. (SPK Başkan Yardımcısı Caner Ertuna, Sabancı Grubu’nun adamıydı!) Ancak Uzanlar buna tınmadan vekaletname toplamayı sürdürdüler. Önce seyirci kalan SPK, yine Sabancı’nın dürtmesiyle yaptırım uygulayacağını açıkladı. Ama Uzanlar, dönemin Devlet Bakanı Çiller’i devreye sokarak kararnameyi askıya aldırdılar.

    Uzanlar, ÇEAŞ Genel Kurulu’ndan üç gün önce Adana’ya karargah kurup iki hamle daha yaptılar. Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı ve üç üyesiyle gizli bir toplantı yaptılar, masa altından para dolu çantalar uzatıldı ve Rumeli Holding’in (Uzanlar) iki temsilcisinin ÇEAŞ’ın Yönetim Kurulu’na alınması sağlandı. Aynı gün, yine Uzanlar, İş Bankası’nın ÇEAŞ’taki yüzde 4.6’lık payını da piyasa değerinin 5 katına (300 milyar) satın aldı.

    Sabancı pes etmedi. Adana çapında “ÇEAŞ Adanalılarındır, yabancıya satılamaz” kampanyası başlattı. Kendi denetimindeki Adanalı 500 küçük hissedarı Genel Kurula yığarak Uzanlar aleyhine slogan attırdı. Genel Kurul’da hemen ilk sözü alan Sabancı’nın avukatı, parayla toplanan vekaletlerin geçerliliğinin oylanmasını istedi. Uzanlar tarafından sıra kapaklarına vurarak yapılan itiraza karşın, Sabancı’nın önceden bağladığı hükümet temsilcisi de bu öneriyi onaylayınca, Uzanlar’ın kazanması imkansız hale geldi. Ancak, Uzan’ın talimatıyla Yönetim Kurulu Başkanı Genel Kurulu tatil ettiğini açıkladı! Bu kez, hükümet temsilcisinin onayıyla Sabancı tarafı Genel Kurulu sürdürdü ve önceden belirledikleri listeyle yönetim kurulunu aldılar. Uzanlar’ın açtığı iptal davası yıldırım hızıyla reddedildi. SPK da savcılığa Rumeli Holding hakkında suç duyurusunda bulundu.

    Sabancı, zaferi kazanmış görünüyordu. Ama Uzanlar son kozlarını oynayarak; sahip oldukları İnter Star’da Sabancıların karanlık dosyalarını açığa çıkarmaya başladılar. Bu yayınlarda Sabancı ile SPK’nın karanlık bağlantıları ortaya konuyor; aynı zamanda yakın geçmişteki dev çaplı yolsuzluklara değiniliyordu. Genel Kurul üzerinden iki hafta geçmeden, Sabancı elindeki ÇEAŞ hisselerini Uzanlar’a devredip yönetim kurulundan çekilmek zorunda kaldı. Burada, tekelci sermaye düzeninin bazı temel özellikleri ortaya çıkmaktadır:

    Birincisi, ÇEAŞ’ın 50 bin ortağı varken, tüm süreç yalnızca üç büyük sermaye grubu (Uzanlar, Sabancı, İş Bankası) arasında gelişmiştir. Geri kalan 49 bin 997 küçük ortak, önce Uzan ve Sabancı tarafından birbirlerine karşı kullanılmış, iş bitince de ezilip bir tarafa atılmışlardır. Kapışma sırasında ÇEAŞ hisselerinin fiyatları tavana vurduğu halde, hisseler Uzanlar ve Sabancı tarafından bloke edildiğinden, küçük ortaklar satış yapamadılar. Uzanlar hisseleri ele geçirdikten sonra ise, değerlerini hızla düşürdüler. Uzanlar’ın hisse başına 200 lira prim önerisine kanıp ona vekalet verenlerin hisse başına kaybı, 200 liralık prime karşın 5 bin lirayı buldu. Toplam kayıpları ise, 100 milyar liranın üzerindeydi.

    İkincisi, tekelci egemenlik kapışmasında başlıca iki araç kullanılmıştır: Dev çaplı para ve kurumsal güç ilişkileri (hükümet, SPK, şantaj dosyalarının hazırlanmasında bilgileri sunan MİT vb.).

    Üçüncüsü, Uzanlar ÇEAŞ’ı ele geçirmek için bir ayda tam 2 trilyon lira ve onlarca milyarlık rüşvetler harcadılar. Oysa ÇEAŞ’ın yıllık karından Uzanlar’a düşecek pay 150 milyarı bile bulmuyordu. Öyleyse bu kapışmanın, iğrenç entrikaların, su gibi akıtılan paranın hedefi neydi? ÇEAŞ operasyonunda birden fazla stratejik hedef vardı: Dünya Bankası’nın barajlar için ÇEAŞ’a açtığı toplam 402 milyon dolarlık (20 trilyon lira) uzun vadeli kredisi; bu kredinin tüm riskini Hazine üstlenmişti: İhaleyi kapan bu 20 trilyonu hortumlayacak, devlet de bunu faiziyle birlikte 20 yıl boyunca emekçilere ödetecekti! Yanı sıra, enerji krizine girilmekte olduğundan, ÇEAŞ’a bağlı baraj ve santraller, önümüzdeki 4-5 yıl içinde muazzam değerlenecek, elektrik fiyatları göğe vuracaktı. Yine, TEK’in tamamen özelleştirilmesi gündemdeydi ve Uzanlar, Akdeniz bölge tekelini (TEDAŞ Akdeniz) şimdiden garantilemişlerdi.

    Dördüncüsü, Uzanlar ele geçirdikleri tüm KİT’lerde olduğu gibi, ilk iş olarak 200’e yakın sendikalı işçiyi işten attılar.

    Uzanlar, sürekli nakit akışının olduğu Çukurova Elektrik’in paralarını düşük faizle kendi bankalarına (İmar Bankası, İmar Offshore Bank) yatırıyorlar, fakat Çukurova Elektrik’e yüksek faizle kredi veriyorlardı. Sermaye Piyasası Kurulu’nun raporlarına göre Çukurova Elektrik’in parasını düşük faizle Uzan’ların bankalarına yatırmasından kaynaklı olarak 1999 yılında 2.8 milyon dolar, 1998’in sadece Temmuz-Aralık döneminde ise 2 milyon dolar bu şekilde Uzan’ların kasasına aktarılmış oluyordu. Yine aynı raporlara göre ÇEAŞ’ın Uzanlara ait İmar Bank Offshore Ltd. ve Türkiye İmar Bankası A.Ş.’den kullandığı hazine bonoları için piyasanın üzerindeki faiz oranları yoluyla bu bankalara aktardığı para, 11,8 milyon dolardı.

    Sadece bununla sınırlı kalmadı soygun. Çukurova Elektrik, 3096 sayılı kanunun 1. Maddesi uyarınca başka bir şirkete ortak olamazdı. Ama kanunlar sadece baklava çalan çocuklar için şimşek hızıyla hareket ettiğinden şirketin 1994-95 yılları arasında Uzanlara ait Ladik, Şanlıurfa, Gaziantep, Bartın ve Trabzon Çimento’nun 132 milyon dolarlık hissesini satın almasına birşey diyen çıkmadı bugüne değin. Daha sonra aynı hisseler yine Uzan Grubu şirketlerine 66 milyon dolara satıldı, böylece ÇEAŞ’ın 66 milyon doları Uzanlara aktarılmış oldu.

    Yine çimento şirketlerinin sermaye arttırımları sırasında ÇEAŞ’ın bu arttırımlara katılmaması sağlanarak Uzanlara ait Rumeli Çimento’ya 28 milyon 730 bin dolar aktarılmış oldu. Aynı yöntemle ÇEAŞ’ın ortak edildiği Telsim’de aktarılan miktar ise 42 milyon dolar.

    Bu arada bambaşka boyutlar da devrededir. Çukurova Elektrik’i Uzanlara kaptıran Sabancı, bölgede EnerjiSA adlı şirket kapsamında 170 milyon dolara malolan, 1,4 miyar kilovat saat kapasitede kendi enerji santralini kurmasına rağmen, ÇEAŞ’ın 200 trilyonluk kaybına yol açacak bu tesisini dağıtım hatları da Uzanların elinde olduğu için tam kapasite çalıştıramamaktadır, kendi ürettiği elektriği kendi fabrikalarına ilettirememektedir. Enerji Piyasası Kurulu’na Sabancılara ait EnerjiSA, MenSA, OYSA, BosSA şirketlerinden ve bölgedeki diğer bazı şirketlerden şikâyetler gelmeye başlar. Ve elbette ki Sabancıların oligarşi içindeki ağırlığı Uzanlarla karşılaştırılamayacak bir noktadadır.

    Enerji Piyasası Denetleme Kurulu’nun 28 Kasım 2002’de çıkardığı bir yönetmelikle Uzanlara ait ÇEAŞ ve Kepez tarafından işletilmekte olan iletim hatlarının TEDAŞ’a devredilmesi öngörülür. Piyasayı “düzenleyenler” (yani o hiç de “gizli” olmayan “el”in sahipleri) 2002 yılı sonuna kadar sektörde faaliyet gösteren şirketlerin enerji iletim ve dağıtımından sadece birini yapabileceklerini, iletimi üstlenen firmaların faaliyet yürüttüğü bölgedeki toplam tüketimin %20’si kadar üretim yapabileceklerini hükmetmişti. Bu durumda “yapılan düzenlemeler gereği” ne kadar üretim kapasitesine sahip olduğu ortada olan Uzanların iletim ağını devretmesi gerekiyordu. Tabii ki Uzanlar, biz 70 yıllık sözleşme yapmışız, 3096 sayılı kanun, üretim, iletim ve dağıtım yetkisini 2058 yılına değin bize vermektedir deyip dağıtım ağını devretmezler. Kapitalist mantıkla Uzanların yaptığı doğrudur.

    Ancak Sabancı’nın santral yatırımı da boş yere çürüyemez. Bunun üzerine yıllardır bir soygun çarkını döndüren gruba müdahale edilir ve yapılan uyarılara rağmen dağıtım şirketini devretmedikleri için ÇEAŞ ve Kepez Elektrik şirketlerine el konulur.

    Yapılan şeyin halkın çıkarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Uzanlar tahkim yasası gereği devletten yine koparacaklarını koparacaklar; uğradıkları zararı fazlasıyla geri alacaklardır. Sabancı da kendi ürettiği elektriği istediği gibi satabilecektir. Olan yine halka olacaktır. Soygunun sürmesi anlamında sistemde hiçbir değişiklik yoktur.

    Bir yandan elektrik santrallerinin özelleştirilmesi devam etmektedir. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 30 Mayıs 2003 tarihli kararı doğrultusunda 11 termik santral, 16 hidroelektrik santral, 19 dağıtım bölgesi satılığa çıkarılmıştır. Gerek özelleştirmelerle, gerekse de yap-işlet-devret vb. yöntemlerle yapılan sözleşmelerle %100 alım garantisi verilen şirketler, fiyatlarını da 20 yıllık Amerikan Tüketici Fiyat Endeksi’ne göre belirlemektedir. Yapılan operasyon sadece Uzanlaradır, özelleştirmeye ya da soyguna değil.

    ÇEAŞ’a ait Berke Barajı inşaatının ihalesini alan İtalyan şirketi şu ya da bu şekilde uzaklaştırıp, inşaatı da kendi şirketleri olan Yapı Ticaret’e devrediyor, bu inşaata çimentoyu da yine Uzanların fabrikası satıyor, tabii bu arada 300 milyon dolarlık inşaatın faturası 1 milyar dolara çıkmış oluyordu. Elbette ki Berke Barajı için de Uzanlara ait İmar Offshore Bank’tan yüksek faizlerle kredi alınması ihmal edilmiyordu.

    Tüm bunlar anlamsız gibi görünüyor, bir insan kendi sahip olduğu şirketi neden soyar ki? Sorun da burada zaten, Uzanların sahip olduğu ÇEAŞ’ın mülkiyeti devlete ait. Uzanlar bu şirketin işletme hakkını satın alabiliyorlar ancak. Ve böylece kedi, kendisine emanet edilen ciğere gerekeni yapıyor… Peki bu soygun çarkına neden çomak sokuldu? Yıllardan beri dönmekte olan çarktan neden şimdi rahatsız olundu?

    Uzanlar sömürgecilik ilişkilerinin yeniden dizayn edildiği, eski ilişkiler çerçevesinde devletle olan ilişkileri neticesinde palazlanan işbirlikçi "yerli" tekelci sermaye gruplarının uluslararası tekellerin sömürüsünün önünde engel olan konumlarının yine emperyalistlerce dağıtılmaya çalışıldığı bir zamanda, cami duvarına işemişlerdi. Uzanlar bu operasyonu atlatamazlarsa tamamen bir çöküş ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardır.

    AKP, eğer gerçekten yolsuzluğa savaş açmışsa sadece Uzanları değil devleti sömüren diğer büyük patronlarıda görmelidir. Tabi medyanın yüzde 80'ine sahip bir gruba savaş açmak kendi sonu olur. Hele Sabancı ve TÜSİAD ile dalaşmak ne mümkün.

    Uzanları yıkanın kimler olduğunu bilmem anlatabildik mi?

    Bu yazı sonsaniye sitesinden derlenmiştir.


    KOMPLO TEORİSİ NO:1729</font>

    Gerçi Susurluk kazasından sonra Türkiye'de de çok fazla sayıda komplo teorisi üretildi.
    Ancak komplo teorilerinin anavatanı Amerika Birleşik Devletleri'dir.
    İki ülke arasındaki tek fark, Türkiye'de üretilen komplo teorilerinin hemen hepsinin, bunlar ilk bakışta ne kadar saçma görünürse görünsünler, tamamen ve yüzde 100 doğru olmalarıdır.

    Amerika'da ise insanlar bu konuda çok saçmalarlar.
    Örneğin, gerçekte Ay'a gitmediklerine, uzay aracının havada kısa bir turdan sonra Nevada Çölü'ne indiğine, naklen yayının da Ay'dan değil çölden yapıldığına inanan Amerikalılar bile var.

    Tüm komplo teorisyenlerinin hemen hepsinin ortak yanı, devletin büyük bir gizlilik içinde vatandaşını manipüle ettiğine inanmalarıdır.

    Özet olarak bu Amerikan vatandaşlarının hemen hepsi de ülkelerinde bir derin devlet olduğuna kesin olarak inanırlar.
    Bunlar kendi ürettikleri komplolara sonuna kadar yürekten bağlı olduklarından, Amerika'da yukarıda dolaşan uzay gemisine ışınlanabilmek için intihar eden gruplar bile ortaya çıkabilmektedir.

    Ben aslında komplo teorilerine inanmam.
    Daha doğrusu öyle son derece kapsamlı, devleti içeren, tarihi boyutları olan komplolara inanmam.

    Benim hayatımda mikro komplolar var. Örneğin, Rana'nın beni mahvetmek için özel olarak görevlendirildiğine filan inanıyorum. Bu da tabii ki benden başka kimsenin problemi değil.

    Ancak hayatta daha önemli ve zor açıklanabilecek bazı tesadüflerin olabileceğini, üstelik de bunların belirli bir komplo teoremi çerçevesinde açıklanabileceğini düşünmeye başladım birkaç gündür.
    Bunun nedeni ise İnternet'te dolaşmaya başlayan ve insanların birbirlerine e-mail yoluyla gönderdikleri bir metin. Burada Amerikan başkanlarından Abraham Lincoln ile John F. Kennedy'nin yaşamları karşılaştırmalı olarak inceleniyor.
    Size şimdi bu minik tarih çalışmasının sonucunu aynen aktarıyorum.

    Abraham Lincoln 1846 yılında kongreye seçildi.
    John F. Kennedy ise 1946 yılında kongre üyesi oldu.
    Abraham Lincoln 1860 yılında ABD Başkanı oldu.
    John F. Kennedy 1960 yılında ABD Başkanı seçildi.
    Lincoln ve Kennedy isimlerinin ikisi de 7 harften oluşuyor.
    İkisi de Beyaz Saray'da yaşarken birer evlatlarını kaybettiler.
    İki başkan da bir cuma günü suikasta kurban gitti.
    İki başkan da kafasından vurularak öldü.
    Lincoln'ün sekreterinin adı Kennedy'ydi.
    Kennedy'nin sekreterinin adı ise Lincoln'dü.
    İkisi de birer güneyli tarafından vuruldular.
    İkisinin ölümünden sonra da yerlerine bir güneyli başkan atandı.
    Her ikisinden sonra başkan atanan kişinin adı Johnson'du.
    Lincoln'den sonra başkan olan Andrew Johnson 1808 doğumluydu.
    Kennedy'den sonra başkan olan Lyndon Johnson 1908 tarihinde doğmuştu.
    Lincoln'ü vuran John Wilkes Booth 1839 yılında doğmuştu.
    Kennedy'yi vuran Lee Harvey Oswald ise 1939 yılnda dünyaya gelmişti.
    Her iki katilin de üç isimden oluşan adı vardı.
    Her ikisinin isminde de toplam 15 harf var.
    Suikasttan sonra Booth, tiyatro salonundan kaçmış ve bir depoda yakalanmıştı.
    Oswald ise depodan kaçmış ve bir sinema salonunda yakalanmıştı.
    Hem Booth hem de Oswald mahkemelerinden önce vuruldular.

    Nasıl, harika değil mi?
    İnsanın bunları okurken, ‘‘Olamaz, bu kadar da tesadüf olamaz’’ diye bağırası geliyor.
    Yani hayatı boyunca böyle rasyonalite dışı olaylara inanmamış insanlar bile bu benzerlikleri görünce tuhaf hisler duyabilirler.
    Tabii bu tür bağlantıları durmadan arayan insanlar da var hayatta.
    Onlar olmasa bunlardan haberimiz bile olmayacak.
    Ben asıl bu tür bağlantıları arayıp bulmayı kendine iş edinen insanları merak ediyorum.
    Acaba onların gündelik yaşamları nasıl geçiyor.
    Gündelik yaşamın rutininde bizim katiyen görmeyi başaramadığımız acaba ne tür olaylar, bağlantılar görüyorlar.
    Şurası kesin ki bu tür insanların hayatı, birçoğumuzun yaşamına göre çok daha heyecanlı olmalı.
    Tabii Lincoln ile Kennedy arasındaki benzerlikler burada bitmiyor.
    Bir tane daha benzerlik var ki bence bu çok daha kritik.
    Yani bunu okuyunca insanın, bu kez kesin olarak elinde olmadan ‘‘Vay canına’’ diye bağırıyor.
    Bu son benzerlik biraz edepsizce.
    Ancak şunu unutmayın ki tarih incelemesi yapıyoruz. Ele aldığımız konu hakkında ahlaki bir değerlendirmeye girişir isek ve bunun sonucunda bazı belgeleri görmezlikten gelirsek o zaman işimizi tam yapmamış oluruz.
    Bu nedenle Lincoln ve Kennedy arasındaki son benzerliği de hiç korkmadan ve başım dik olarak veriyorum. Buyurun bakalım:
    Vurulmadan bir hafta önce Lincoln'ün Maryland'de Monroe Kasabası'nın içinde olduğu tespit edildi.
    Kennedy'nin ise vurulmadan bir hafta önce Marilyn Monroe'nun içinde olduğu kesin olarak tespit edildi.
    Ya işte böyle...

    Bu yazı Serdar Turgut'un Hürriyet Gazetesindeki köşe yazısından derlenmiştir.


    TSUNAMİ ABD NİN KOMPLOSU MU?</font>

    Hint Okyanusu'ndaki ABD üssü Diego Garcia'da hasar ve can kaybı olmaması, komplo teorilerine neden oldu. Tsunami'ni vurduğu ülkelerde ABD aleyhtarlığı had safhadaydı

    Buna göre, kendisi önlem alan ABD, diğer ülkeleri uyarmadığı gibi, yardım konusunda da kasten ağır davrandı. Güney Asya'da en az 150 bin kişinin ölümüne yol açan tsunami felaketinin dünyada yarattığı şok sürerken, 9.0 büyüklüğündeki depremin neden olduğu bu doğal afet, siyasi planda aşırı yorumların ve hayalci komplo teorilerinin de üretilmesini tetikledi.

    Özellikle depremin ve dev dalgaların vurduğu ülkelerde popüler olan bir komplo teorisine göre, korkunç yıkım ve can kaybının baş sorumlusu okyanus dibinde 1000 km boyunca kırılan fay ise, birinci suç ortağı da Amerika. Bu komplo teorisyenlerine göre, her yerde Müslümanlara karşı düşmanca tavır alan ve Irak'ı haksız yere işgal eden ABD, bu kez de dünyada en kalabalık Müslüman nüfusun yaşadığı bölgenin ciddi boyutlarda zarar görmesine "göz yumdu".

    Yıkıma uğrayan bazı ülkelerde fısıltı gazetesinin tsunaminin sorumlusu olarak dahi ABD'yi göstermesi, Amerikan aleyhtarlığının bu ülkelerde ulaştığı boyutu gözler önüne sermesi bakımından ilginç. Komplo teorilerinde küresel ısınma ve tsunami arasında bağ kurulacak kadar ileri gidiliyor.

    ABD'de Cumhuriyetçi Parti'ye yakınlığıyla bilinen Drudgereport internet sitesinde yer alan habere göre, komplo teorisi savunucularının ABD'yi suçlarken ileri sürdükleri gerekçeler şöyle:

    Tsunami erken uyarı sistemine sahip ABD, depremin ardından dev dalgalar oluştuğunu belirlemesine karşın Endonezya ve Malezya gibi ülkeleri kasten uyarmadı. Çünkü bu ülkelerdeki İslami hareketler ABD'yi rahatsız ediyordu.

    Bunun en büyük kanıtı Amerikan üslerinin bulunduğu Hint Okyanusu'ndaki Diego Garcia Adası. Buradaki Amerikan tesisleri tsunamiden hiç zarar görmedi. Demek ki, ABD yetkilileri uyararak önlem aldırdı.

    Tsunaminin oluşmasında küresel ısınmanın etkisi çok fazla. Sera etkisi yaratan gazları atmosfere en fazla salan ülke olan ABD'nin küresel ısınmadaki payı inkâr edilemez.

    Felaketin ardından ABD'nin sergilediği tavır da zararın boyutlarının büyümesini istediğini gösteriyor. Önce komik boyutta bir yardım sözü verdi, sonra eleştiriler üzerine bunu artırdı.

    ABD medyası, son yılların en büyük felaketi olmasına karşın olaya gereğince ilgi göstermedi.

    İddianın dayanağı Diego Garcia üssü

    Diego Garcia mercan atolü üzerinde ABD'nin stratejik önemdeki bir hava üssü bulunuyor. Bu adadaki tesislerde hiç can kaybı meydana gelmemesi, ABD'nin yaklaşan felakete karşı zamanında tedbir almış olmasıyla açıklanıyor.

    Bu yazı DHA (Doğan Haber Ajansı) ndan alınmıştır.


    DOĞAL KAYNAKLARIN KONTROLÜ ÜZERİNE BİR KOMPLO TEORİSİ</font>

    "Medeniyetler Çatışması" kavramı ilginçtir. Çünkü çatışmanın odağındaki dinsel kutuplaşma ile dünya üzerindeki ve altındaki petrol ve doğal gaz rezervlerinin bu kutuplar arasındaki dağılımı ilginçtir. Teknolojik ve askeri üstünlüğü elinde tutan bir medeniyetle, bu rezervlerin önemli bir bölümü sınırları içerisinde bulunan medeniyetin mücadelesinin galibi belli olacaktır.

    Yakın tarihe baktığımızda görülen; soğuk savaş yılları, iki süper güç ve dengelerdir... Ancak Sovyet bloğu dağıldıktan sonra dengeler değişmeye başlamıştır. İçeride siyasi ve ekonomik sorunlara boğulan Rusya, dünya siyaseti üzerindeki ağırlığını giderek kaybetmiş ve meydan ABD'ye kalmıştır. Dünyada yaşanan büyük dönüşümlerin ABD'nin bilgisi dışında oluşması pek mümkün görünmemektedir. Daha 1970'li yılların sonunda dünyadaki tüm iletişim kanallarının dinlenmesi ve izlenmesinin temelleri atılmıştır. Haber alma ağının bu boyutu düşünüldüğünde, ABD'nin yaşanan tüm gelişmelerden bilgisi olduğu hatta bizzat yönlendirdiği ileri sürülebilir.

    Yazımızda bu süreci Türkiye ile ilişkilendirmeye özellikle de Türkiye’nin son 10 yılına göz atmaya çalışacağız. Önce kısa bir neden Türkiye? özeti yaparsak;

    - Müslüman ülkeler için model
    - Türk cumhuriyetleri için öncü
    - Ekonomik gelişme potansiyeline sahip
    - Batı ile iletişim içerisinde
    - Askeri açıdan güçlü
    - Jeopolitik konumu stratejik bir ülkeden bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkeyi kontrol altında tutabilirseniz, etki alanındaki bölgeleri de kontrol altında tutmanız mümkün olabilir.

    ABD'nin Orta Asya ve Ortadoğu eksenli politikalarının temelinde petrol ve doğal gaz rezervlerinin tam kontrolü, en kısa ve güvenilir yoldan denize ulaştırılması yatmaktadır. Bu yolların kontrol altına alınması içinse aradaki tehditlerin ortadan kaldırılması ve güvenilir ellere teslim edilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda atılan ilk somut adım Afganistan'a yapılan müdahaledir. İkinci adım Irak'ta atılmıştır. Bu müdahaleyle İsrail-Kürt koridoru açılarak İran üzerindeki kontrol yoğunlaşacak, İran'daki islami yapının çözülmesi tetiklenecektir. Üçüncü adım ise Türkiye'dir. Ancak bu uzun vadeli bir stratejidir ve bulguları henüz bulanıktır.

    Türkiye'ye biçilen rol, İsrail-Kürt koridorunun devamını sağlayarak Hazar Denizine kadar uzanmaktır. Türkiye'nin bu sürece gönüllü katılımını sağlamak için çeşitli jestler yapılmaktadır. Bunlardan ilki hiç hesapta yokken Abdullah Öcalan'ın altın tepside sunulmasıdır(mesajı PKK'nın askeri bir tehdit olmaktan çıkarılacağıdır). İkincisi IMF tarafından verilen külliyatlı miktardaki kredilerdir. Bir diğeri ise Avrupa Birliği üyeliği için Türkiye adına yapılan yoğun kulis/baskı faaliyetleridir.

    Bunun karşılığında Türkiye, İsrail -Kürt koridorunu onaylayacak(açarsak Kürt devletine yeşil ışık yakacak) Azerbaycan'ı kendi sınırları içine alarak Hazar Denizine "bir kısrak başı gibi" uzanacaktır. Tarihsel bağları güçlü olan Türkiye ve Azerbaycan'ın uzun vadeli bir stratejide tek bir ülke olmasının hesapları bir yerlerde yapılıyor olabilir(Azerbaycan Harb Okulun TSK tarafından kurulması ve yönetilmesi, TV yayınlarının TRT tarafından desteklenmesi, seçimlerde Türkiye'nin etkinliği dikkate alınmalıdır)

    Bu kurguların gerçekleştiğini varsaydığımızda ve dünya haritasını gözümüzün önüne getirdiğimizde; İsrail'den başlayan ve Ürdün-Irak(Kürt devleti)-Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan-Afganistan-Pakistan üzerinden Hint okyanusuna uzanan bir yaydan bahsettiğimiz görülmektedir(ortada kalan İran'ın halini siz düşünün). Bunun anlamı dünya üzerinde varolduğu tespit edilen petrol ve doğal gaz rezervlerinin %65’inin tam kontrolüdür. Ve ABD bunu sağlamak için her yolu denemekten kaçınmayacaktır.

    Sonuç olarak yukarıda anlatılanların tümünün bir komplo teorisi denemesi olduğu açıktır. Ancak bu tür denemeler farklı bakış açısı geliştirilmesine yardımcı olurken, hayal dünyamızı da zenginleştirir. Yoksa bu anlattıklarımızın; sayısının on binleri bulduğu söylenen PKK’nın bir anda saldırılarına son vermesiyle, Türkiye’nin Irak konusunda yaşadığı hayal kırıklıklarıyla, içeride maruz kaldığı saldırılarla, Kıbrıs’taki AB yanlısı gelişmelerle, hiçbir ilgisi yoktur.


    SİLAH SANAYİ, ABD VE TERÖR</font>

    11 Eylül günü ABD’ye yapılan büyük saldırılar öncesinde gazetelerde şöyle bir haber vardı: ‘ABD Savunma Bakanlığı, aynı anda iki savaşı idare edebilecek düzeyde tuttuğu savunma harcamalarında dörtte bir oranında indirime gidiyor.’ Yine yakın zamanda, uzun bir süre önce askıya alınmış olan ‘Yıldız Savaşları Projesi’nin tekrar ABD’nin gündeminde yerini almaya başladığı yolundaki haberler dikkat çekmekteydi.

    ABD ekonomisinin en önemli kaynaklarından biri olan silah sanayiinde yüzde 25 oranında indirim yapmak, neredeyse tamamı özel sektörün elinde bulunan silah sanayii açısından büyük bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Yine savunma harcamalarından yapılacak kısıntının bir başka harcama kalemi olarak Yıldız Savaşları Projesi’ne aktarılması da söz konusu. Bu durum özellikle daha geniş bir alana yayılmış durumda bulunan Amerikan silah üreticileri için olumsuz bir durum. Çünkü özel sektörün kontrolündeki silah sanayiine yatırılacak paraların büyük bir bölümünün, hemen her aşaması devletin denetiminde bulunan bir projeye aktarılması onlar için hiç de iyi bir şey değil. İşte dünya silah üretiminin çoğunluğunu elinde bulunduran Amerikan silah üreticilerini düşündüren en önemli konu bu.

    Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken, bunun silah sanayiine yansımaları da kaçınılmazdır. Özellikle yeni geliştirilen silahların “ne muhteşem şeyler!” olduğunun her kes tarafından bilinmesi ve bunların tanıtılması çok önemli. Kapitalist sistemin temel kurallarından biri olan “tüketimin üretim tarafından yönlendirilmesi” kuralı burada da kendini gösteriyor. Bir malın tüketilmesi için önce ona bir ihtiyaç duyulması gerekiyor. Peki, o mala karşı bir ihtiyaç duyulmuyorsa bu durumda ne yapılmalı? Cevap çok açık: İnsanların o mala gerçekten ihtiyaçları olduğuna ikna edilmesi gerek. Gıda, giyim ve benzerleri gibi çeşitli tüketim malları karşısında insanların taleplerini yönlendirmek kolay. Bunu reklamlar yoluyla gayet kolay gerçekleştirebilirsiniz. Ama bir tüketim malı olarak silah söz konusu olduğunda bu konu diğerlerinden ayrı bir önem kazanıyor. Ürettiğiniz silahların tanıtımını öyle TV’lerdeki reklam kuşakları ya da gazetelerdeki tam sayfa ilanlar yoluyla yapamazsınız.

    O halde tanıtım için tek bir yolunuz vardır: SAVAŞ. Tıpkı bundan on yıl önce Körfez’de yapıldığı gibi. Bir savaş söz konusu olduğunda artık elinizdeki tüm silahları piyasaya sürebilir, hepsinin ne kadar kuvvetli ölüm makineleri olduğunu tüm dünyaya anlatabilirsiniz.

    Bütün dünyayı ‘hak’ ve ‘adalet’ kavramlarını kullanarak, bu savaşta yanınızda saf tutmaya çağırabilirsiniz. Ama bu çağrınız olayların gerçek nedenlerini bilenler için hiç de inandırıcı olmaz. Dünya, saldırıların arkasından ilk şoku üzerinden atmaya başladıkça olaylara daha sağduyulu bir şekilde bakmaya başladı bile. Hele ‘hak’ ve ‘adalet’ kavramlarını kullanarak insanları kendi yanında olmaya çağıranların geçmişteki sicili karıştırıldıkça, bu kavramların arkasındaki gerçek arzular da yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Bunun son örneği yakın zamanda kendini apaçık bir şekilde gösterdi. Geçtiğimiz aylarda Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılan “Irk Ayrımı ve Soykırım” konulu görüşmelerde ABD ve İsrail’in tutumları, onların bu konuda ne düşündüklerini açıkça ortaya koydu. Üstelik bu görüşmelerde, bu güne kadar en çok acı çekmiş ırklardan birine mensup bir insan ABD dışişleri bakanı koltuğunda otururken, üstelik o kişinin mensup olduğu ırk en büyük acılarını, kendisinin şu anda en etkili yönetim kademelerinden birinde bulunduğu devlet tarafından çekmiş ve halen çekmeye devam ediyorken, toplantılarda daha alt düzey bir katılımla olaya tepkisini veriyordu.

    Kızılderilileri topraklarından atmak için onların başlıca besin kaynakları olan bizonları yok etme planını uygulayan, Kızılderili kabilelerine yardım adı altında salgın hastalıklara yol açan virüsler taşıyan battaniyeler vermek suretiyle koca bir kabilenin yok oluşuna neden olanlardan bu kavramların içeriğine gerçekten inanmalarını bekleyemezsiniz. Onların “hak” ve “adalet” anlayışları yalnızca kendi çıkarlarına hizmet etmeye uygundur.

    Dünyanın gördüğü son büyük savaşın üzerinden tam 56 yıl geçti. “Hak” ve “adalet” düşkünleri o savaşı sona erdirmek uğruna gözlerini bile kırpmadan, o güne kadar bir seferde en fazla insanın ölümüne yol açan atom bombalarını kullanmaktan hiç çekinmemişlerdi. Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları bir seferde yüz binden fazla insanın ölümüne, yüz binlercesinin de sakat kalmasına sebep olurken ve o bombaların etkileri günümüze kadar halen devam ederken, cinayetlerini yine bu iki kavramla maskelemekteydiler: “Hak” ve “adalet”.

    “Hak ve adalet uğruna ölüm...” Ne tuhaf değil mi?

    Geçenlerde bir yazar, “Ölü sayısı bu kadar yüksek olmasaydı, bu işin ABD tarafından tezgahlandığına inanırdım” diyordu. Saldırıların arkasından da hemen şu sorular gündeme geldi: “ABD Yıldız Savaşlarına hazırlanırken kendi ulusal güvenliğini sağlamaktan aciz mi? Kıtalararası nükleer füzelerin imha edilmesi için projeler hazırlayan ABD, Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’un göbeğine kadar giren dev yolcu uçaklarını neden göremedi?” Çünkü görmek istemedi. Neden görmek istemediğinin cevabı ise yukarıdaki satırların arasında gizli.


    KÜRT DEVLETİ VE İSRAİL</font>

    Yaklaşık çeyrek asır önce İsrail'de bir strateji dergisinde yayınlanan makale Irak'ın üçe ayrılması gerektiği fikrini pazara döktüğü gün fitne tasarısını gerçekleşmek için düğmeye basılmıştı.
    Güneybatıda bir Sünni, güneydoğuda bir Şii ve kuzeyde bir Kürt devleti kurulacak şekilde Irak'ın bölünmesini öngören bu tasarının aslında uzun bir geçmişi var. Binlerce yıl boyunca 'va'dedilmiş topraklar' hülyasını yaşatan İsrailoğulları I. Dünya Savaşı'ndan sonra devlet kurabilecek aşamaya geldiklerinde bütün coğrafya için derin inceleme ve araştırmalara başlamış, köklü gizli servislerinin ağını yaymaya başlamışlardı. Daha İsrail resmen devlet olmadan (30'lu yıllar) Ben Gurion K. Irak ve yukarısında incelemeler yapmak üzere uzmanlar görevlendirmişti. Onların raporu henüz mayalanma aşamasındaki İsrail devletine bir öneri sunuyordu:
    -Bölgede bizim ittifak kurabileceğimiz en elverişli kitle Kürtlerdir.
    İsrail'in Molla Mustafa Barzani ile derin muhabbeti, onu ağırlaması ve getirdiği bilgiler sayesinde Irak'ın nükleer silah geliştirmeye çabaladığı tesisleri bombalaması hep bu önerinin sonuçlarıydı. Barzani'nin Bağdat'a yönelik isyanlarının tamamında da İsrail'in doğrudan desteği vardı. İsrail zamanla pek çok ABD yöneticisini Irak'ın bölünmesi fikrine çekmeyi de başarmıştı. Bunun için 'köken' itibariyle kendilerinden olan ABD kaymak tabakasının ve Eski Ahit'teki 'İsrailiyat' sayesinde siyonist ülküleri büyük ölçüde benimseyebilen Protestanlığın büyük himmetlerini gördüler.
    İlk Körfez savaşına doğru ABD yönetimi Irak'ın bölünmesi fikrine oldukça yatkındı. Rahmetli Özal'ın Baba Bush'la bu konuyu tartıştığına ve onu Irak'ın toprak bütünlüğü için ikna ettiğine ilişkin rivayetler bulunmakla beraber, o zaman niye Bağdat'a yürünmediği ve Saddam'ın devrilip bölme sürecinin fiilen başlatılmadığı tartışma konusudur. Muhtemelen ABD içinde İsrail lobisine karşıt odakların baskısı Bush'u duraklatmıştır. Belki Özal'ın Irak'ı bölmekle bölgenin iflah olmaz bir kan okyanusuna çevrileceği yolundaki telkinleri de onu bir ölçüde etkilemiştir.
    Ancak bu yüzden İsrail lobisinin Bush'a fatura kestiği de bilinmektedir. Clinton da Irak'ın bölünme sürecini başlatacak saldırılar için çok tahrik edilmesine rağmen bundan uzak durmaya çalıştı. MOSSAD ona da bedelini ödetti. Monica Lewinski bu bedelin püskülüydü. Esasen son dönem ABD başkanlarının çoğu sırtlarında utanç verici gizli kamburla seçtirildiği için gerçek yönetim tamamen küresel çetenin elindedir.
    Şu veya bu yollardan uzun mesafeler kat eden İsrail'in Irak'ı üçe bölme tasarısı son aşamasına gelmek üzeredir. Dünyada sadece Türkiye böyle bir gerçek yokmuş gibi hareket etse de Kürt devleti kurulmuştur. Ülkenin güneydoğusunun Şii Arap devleti olacağı anlaşılmaktadır. Güneybatıda Sünni Araplar ABD ile çarpışmaya devam edecek ve belki sonunda kendi bölgelerindeki bir yapılanmaya razı olacaklardır. İsrail senaryosunda henüz aksama yoktur. Irak topraklarındaki bu üç ayrı yapının bin bir karmaşık sebeple uzun yıllar birbirleriyle çatışması da umurunda olmayacaktır. Hatta ordusunu hızla eğitip silahlandıracağı, Kerkük petrolleri ile zenginleştirilmiş Kürt devletinin gelecek on yıllarda etrafa doğru genişlemeye kalkışması İsrail'in bir sonraki taktik aşaması da olabilir. Bu devlet, 'va'dedilmiş topraklar'ın Türkiye'deki kısmı için pekala İsrail'e taşeronluk yapmaya çalışabilir. Böylece 'ısmarlanmış kaos'la bölge büsbütün karmaşık hale gelince Kutsal Dünya Krallığı için bir aşama daha geçilmiş olur.
    Bunlar İsrailli birtakım fanatiklerin düşlerinden ibaret dini beklentiler değildir. İsrail parlamentosuna 'va'dedilmiş topraklar'ın resmi sınır ilan edilmesi için verilen teklifin mürekkebi daha kurumamıştır. Bir milletvekilimiz Türkiye ile dostluktan söz eden İsrailli meslektaşına sitem etmeye kalkışır:
    -Öyle diyorsunuz ama kutsal haritanıza göre Türkiye'nin bazı bölgeleri de sizin için va'dedilmiş toprak oluyormuş. Adam güya şakayla karışık cevap verir: -Ne yapalım Allah va'detmiş
    Lakin hiç şakası yok, bu onlar için milli bilinç ilkesi. Bu bilincin karşılığı bizde var mı? Olsaydı, hâlâ Kürt devleti kurulmamış, dolayısıyla İsrail'le komşu olmamış gibi davranmak için başımızı kuma gömmeye devam eder miydik? Bizdeki muhtemel 'derin bilinç'in çapını ölçmek için 28 Şubat şahini Çevik Bir Paşa'nın Irak savaşı başladıktan sonraki müjdesi yetebilir: -ABD ile komşu oluyoruz, bölgede birlikte güvenlik üreteceğiz

    Bu yazı 29 OCAK 2005 tarihinde isimsiz olarak mail formumuza gönderilmiştir.


    4 KOMPLO TEORİSİ, 2 ENKAZ, 89 ÖLÜ</font>

    Rusya'nın başkenti Moskova'dan kalkan iki yolcu uçağının aynı anda radardan kaybolup düşmesinin arkasındaki neden belirsizliğini koruyor. Federal Güvenlik Dairesi (FSB) uzmanları, uçak enkazlarında olayın terör eylemi olduğu yolunda bir delil bulunmadığını açıkladı. Ancak havacılık uzmanları, 89 kişinin yaşamını kaybettiği ikiz kazada terör şüpheleri üzerinde yoğunlaşıyor. İngiliz BBC televizyonunun muhabiri, uçakların kalktığı Domodedevo havalimanına giderek yetkililer, görevliler, çalışanlar ve yolcularla konuştu. Muhabirin aktardığı kulaktan kulağa konuşulan komplo teorileri, halkın da olayın kaza olmadığına inandığı yolunda:

    1- Uçaklardan birine, şüpheli bir yolcu biletini onaylatmadan bindi.

    2- Altı yolcu, biletlerini onaylattı. Ancak sonra güvenlik kapısından geçerek uçağa binmedi.

    3- Bu 6 yolcu, valizlerini uçağa vermişti. Acaba valizlerinde patlayıcılar mı vardı

    4- Uçakların kaçırıldığını yetkililer fark etti. Bir nükleer tesise doğru ilerleyince de yetkililer uçakları düşürme kararı aldı... Bağımsız milletvekili Vladimir Ryzhkov olayla ilgili şüphesini yüksek sesle dile getirenlerden: Putin'in açıklamaları inandırıcı değil. Putin yönetiminde terör arttı. İmajının zedelenmemesi için gerçekler saklanıyor... Rus Moscow Times gazetesine konuşan Aeroflat Havayolları güvenlik müdürü Azat Zaripov da, olayın organize bir terör saldırısı olduğunu görüşünü dile getirdi.

    Bu yazı SABAH GAZETESİ nin Web sitesinden derlenmiştir.


    J.F. KENEDY - ABRAHAM LİNCOLN VE SADDAM HÜSEYİN</font>

    Saddam Hüseyin ile Amerika Birleşik Devletlerinin suikastle koltuğundan indirilen iki başkanı John F. Kennedy (JFK) ve Abraham Lincoln arasında bir benzerliği hiç düşündünüz mü? Bu benzerliği anlayabilmek için cebinizdeki (varsa) Amerikan banknotuna bir göz atmanız gerekiyor. Ön yüzündeki FEDERAL RESERVE NOTE yazısını gördünüz mü?

    Şimdi JFK ile başlayalım hikâyemize. JFK, vatansever ve zeki bir başkandı. Bu zeki insan, 4 Haziran 1963 tarihli bir emirle Amerikan banknotlarında gördüğünüz FEDERAL RESERVE NOTE yazısını sildirmek istemiştir. Federal Reserve Bank, çoğu kişinin zannettiğinin aksine Türkiye’deki Merkez Bankasının karşılığı bir banka değildir. Hatta çoğu Amerikan vatandaşının zannettiği gibi Amerika Birleşik Devletlerinin bir kurumu da değildir.

    Federal Reserve Bank (FRB), aralarında kan bağı ve şirket bağı olan, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek birkaç ailenin ve şirketin sahip olduğu özel bir bankadır. ‘Bank of England’ın sahibi Rothschilds ailesi FRB’nin gerçek sahibidir’ dersek çok yanlış olmaz. Rothschild ailesinin Amerika’daki temsilcileri olan Morgan gibi Amerika’nın bilinen dev firmaları FRB’nin yönetimini elinde tutmaktadır. Bunlara ilâve olarak Rockfeller ailesi gibi birkaç zengin aile, Texaco gibi petrol şirketleri de FRB’ın sahipleri arasında bulunuyor.

    Sistemin çalışmasına gelince: ABD’nin piyasaya süreceği para FRB’nın matbaalarında basılıyor. FRB, bu banknotları ABD’ye borç olarak veriyor. ABD, FRB’den aldığı kâğıtlar karşılığında FRB’ye faiz ödüyor. Piyasaya sürülen banknotların karşılığının olup olmadığına bakılmıyor. Nasıl olsa kimse karşılığını sormuyor, karşılığını soran çıkarsa defteri dürülüyor.

    İşte vatansever JFK, bu “borç para vererek devletten faiz toplama gücünü” FRB’nın elinden almak istemiştir. JFK’nın 4 Haziran 1963 tarihli ve 11110 sayılı emri ile Amerikan hükümetine kendi parasını kendi basması yolu açılmıştı. Amerikan Hazinesi, kasasında tuttuğu gümüş karşılığında basacağı banknotları piyasaya sürebilecekti. ABD, artık FRB’ye faiz ödemek zorunda kalmayacaktı. Kennedy’nin bu emri aynı zamanda FRB’nın iflası anlamına geliyordu. Kâğıt para basıp yüklü miktarda faiz geliri almak gibi tatlı bir ticaret sona ermek üzereydi. 22 Kasım 1963 tarihinde Kennedy suikaste uğradı ve öldü. Kennedy öldürüldükten 5 ay sonra Amerika yine eskiden olduğu gibi FRB’den aldığı kâğıtları (dolarları) piyasaya sürüp, FRB’ye faiz ödemeye devam etti.

    Dikkat çekici olan şu ki, Abraham Lincoln de ulusal para politikasını düzenleyen bir yasa çıkarttıktan sonra suikaste uğramıştı. Doların dünyadaki hakimiyeti, sokaktaki Amerikan vatandaşından çok, Federal Reserve Bank için önemli. Piyasaya sürülen her dolar, FRB’nin kasasına girecek faiz gelirinin artması demek. Doların hakimiyetinin sona ermesi ise FRB’nin kolaydan kazandığı faizlerin buharlaşması anlamına geliyor.

    Madalyonun nasıl iki yüzü varsa, doların bir de uluslararası “yüzü” var. Dünyadaki resmî rezervlerin yüzde 60’ı Amerikan doları cinsinden kasalarda tutuluyor. Avrupa Birliği 1999 senesinden itibaren euro kullanacağını ilân ettiği zaman bu para biriminin pek tutmayacağı yönündeki görüşler ağırlık kazanıyordu.

    Gelin görün ki Saddam gibi bazı Amerikan düşmanları doları tahtından indirip euro’yu birinci sınıf para koltuğuna oturtmaya kalkıştı. Hem de bu durum düşünüldüğünden daha hızlı gelişmeye başladı. İran ve Venezuella gibi petrol zengini diğer ülkeler de “Petrolü dolarla satmam, euro ile satarım” diyen Saddam’ı kendilerine örnek alınca doların “rengi” aniden değişti; yeşilliğini kaybedip morarmaya başladı. İki Amerikan başkanı, kâğıt basıp faiz toplayanların dümenine çomak sokunca suikaste uğradı. Saddam da aynı dümene çomak sokunca bazılarının aklına ‘Irak halkına demokrasi getirmek’ geldi!”

    Bu ‘komplo’ teorisi, aynı zamanda ‘iki ayrı Amerika’ olduğuna ve Amerika yönetimini de ‘esir’ alan ‘ifsat komiteleri’nin varlığına işaret etmiyor mu?


    11 EYLÜL VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ</font>
    Muhakkak izliyordunuz Amerika Mars gezegenine gönderdiği uydudan müthiş fotoğraflar elde etmeye başladı. 169 milyon kilometre öteye bir uyduyu indirmek, aletleri yerleştirmek, oradan mükemmele yakın fotoğraflar elde etmek gayet tabii ki olağanüstü bir başarı.
    * * *
    Şimdi düşünüyorum da acaba bu işi başaran beyinler uçmakta olan bir uçağın yönetimini bir yer istasyonundan aniden tamamen devralıp, uçağı istedikleri hedefe doğru yöneltecek teknolojiyi de üretmiş olamazlar mı?
    Bana kesin üretebilirlermiş gibi geliyor.
    Hatta bu işin Mars'a seyahati gerçekleştirmekten çok daha kolay olduğunu tahmin ediyorum.
    Ve dahası Pentagon içinde bazı 'savaş teorisyenlerinin' uzun yıllardır bu tür teknolojileri geliştirmek için çalıştıklarını da biliyorum.
    Bunu nereden biliyorsun derseniz onu da hemen söyleyeyim. Bu bilgi bir 'açık istihbarat' yani isteyen biraz sabır göstererek gerekli kaynaklara ulaşabilir ve bu tür teknoloji üzerinde ABD'de uzun yıllardır çalışma yapılmakta olduğunu okuyabilir
    * * *
    Ben New York'ta İkiz Kuleler'e yapılmış olan saldırının bizzat Amerikan yönetimi içindeki derinin de derini bir örgütlenme tarafından planlanıp gerçekleştirildiğine uzun süreden beri inanıyorum.
    Bu gayet tabii ki bir komplo teorisi hatta diyebilirsiniz ki bu 'tüm komplo teorilerinin anası'.
    Damardan girişmiş durumdayım işe yani.
    Saldırının olduğu gün hedeflere yöneltilen üç uçakta bulundukları açıklanan ve daha sonra da suçlu olarak ilan edilen isimlerin birkaç saat sonra başlarına geleceklerden tamamen habersiz masum insanlar oldukları, bu uçakların yönetiminin havalandıktan bir süre sonra pilotların elinden yeni teknolojiler kullanılarak alındığını ve insanların ölüme gayet bilinçli bir şekilde, büyük bir soğukkanlılıkla götürüldüğünü düşünüyorum.

    Dahası bu saldırının provalarının da son 10 yıl içinde New York'tan kalktıktan sonra şu ana kadar tam açıklanamayan nedenlerden dolayı aniden düşen uçaklarda yapıldığını, yeni teknolojinin o uçaklar üzerinde denendiğini tahmin ediyorum.
    Hatırlayın o uçaklardan bir tanesi Mısır uçağıydı ve aniden düşmeye başlayan uçakta pilotun son şehadet getirmesi de Amerika'da tartışma konusu yapılmıştı. Acaba o terörist miydi diye yazılar çıkmıştı.
    Özellikle o olayın da Amerikan kamuoyunu uçakla yapılacak bir 'terör olayına' zihnen hazırlamak için düzenlendiğini de düşünüyorum.
    * * *
    Bir devlet kendi vatandaşlarını hiç böyle acımasız öldürür mü diye de sormayın?
    Cevap basit çünkü, evet öldürür.
    Dünya tarihi devletlerin kendi büyük çıkarları için çok sık bir biçimde kendi masum vatandaşlarını gözden çıkardıkları olaylarla doludur.
    Üstelik hemen her ülkede örneklerini görebilirsiniz bunun.

    Amerika saldırgan bir süper güç olduğundan orada sadece işin boyutu ve vahşet düzeyi büyük oluyor ister istemez.
    İkiz Kuleler'e saldırı da böylesine vahşi bir planın sonucuydu ama çok da başarılı bir operasyondu.
    Ve biraz düşünürseniz Amerika'nın elinde istediği uçağın yönetimini dışardan devralacak teknolojinin bulunması da insana dehşet veren bir durum.
    Her an her şey olabilir terörünü yaşamaya başlıyor insan böyle şeyleri düşünmeye başlayınca.
    * * *
    Tabii ki çoğunuz bana inanmayacaksınız.
    Ama tekrar edeyim de şu basit gerçeği siz de düşünün.
    Mars gezegenine uydu yollayıp, oradan mükemmel fotoğraflar çekebilen teknolojyi yaratmış olan beyinler, bir uçağın kontrolünü devralacak teknolojiyi neden yaratamasınlar ki?
    Değil mi ama?


    AIDS'TE 'KOMPLO TEORİSİ' </font>
    'JAIDS' adlı tıp dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, ABD'li siyahların yüzde 27'si AIDS virüsünün hükümet tarafından laboratuvarda üretildiğine inanıyor.
    Siyahların yüzde 16'sı, virüsün 'siyahlardaki nüfus artışını kontrol etmek amacıyla' üretildiğini, yüzde 15'i ise bunun 'bir çeşit soykırım' olduğunu düşünüyor.
    Rand Enstitüsü ve Oregon Eyalet Üniversitesi'nde görevli uzmanların yaptığı araştırmaya göre, siyahların yüzde 60'ı da hastalıkla ilgili bilgilerin gizlendiğine inanıyor.
    Araştırma, siyahların yüzde 53'ünün de, AIDS'in tedavi edilebilir olduğunu, ancak yoksul siyahların kasten tedavi edilmediğini düşündüğünü gösteriyor.
    Dünyada 39.4 milyon AIDS’li var
    UNDP'nin hazırladığı 'AIDS Epidemic Update 2004' raporunda yer alan 2004 yılı sonu verilerine göre, dünyada 39.4 milyon AIDS’li çocuk ve yetişkin yaşıyor. Bu sayı bölgelere göre şöyle dağılım gösteriyor:

    *Güney Afrika: 25.4 milyon kişi
    *Doğu Asya: 1.1 milyon kişi
    *Latin Amerika: 1.7 milyon kişi
    *Karayipler: 440 bin kişi
    *Kuzey Afrika ve Orta Doğu: 540 bin kişi
    *Güney ve Güneydoğu Asya: 7.1 milyon kişi
    *Doğu Avrupa ve Orta Asya: 1.4 milyon kişi
    *Batı ve Orta Avrupa: 610 bin kişi
    *Kuzey Amerika: 1 milyon kişi
    *Okyanusya: 35 bin kişi
    *Toplam: 39.4 milyon kişi

    2004 yılı sonu verilerine göre, dünyada AIDS’i yeni kapmış 4.9 milyon çocuk ve yetişkin bulunuyor. Bu sayı bölgelere göre şöyle dağılım gösteriyor:

    *Güney Afrika: 3.1 milyon kişi
    *Doğu Asya: 290 bin kişi
    *Latin Amerika: 240 bin kişi
    *Karayipler: 53 bin kişi
    *Kuzey Afrika ve Orta Doğu: 92 bin kişi
    *Güney ve Güneydoğu Asya: 890 bin kişi
    *Doğu Avrupa ve Orta Asya: 210 bin kişi
    *Batı ve Orta Avrupa: 21 bin kişi
    *Kuzey Amerika: 44 bin kişi
    *Okyanusya: 5 bin kişi
    *Toplam: 4.9 milyon kişi

    2004 yılında, dünyada, toplam 3.1 milyon çocuk ve yetişkin, hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Bu sayı bölgelere göre şöyle dağılım gösteriyor:

    *Güney Afrika: 2.3 milyon kişi
    *Doğu Asya: 51 bin kişi
    *Latin Amerika: 95 bin kişi
    *Karayipler: 36 bin kişi
    *Kuzey Afrika ve Orta Doğu: 28 bin kişi
    *Güney ve Güneydoğu Asya: 490 bin kişi
    *Doğu Avrupa ve Orta Asya: 60 bin kişi
    *Batı ve Orta Avrupa: 6 bin 500 kişi
    *Kuzey Amerika: 16 bin kişi
    *Okyanusya: 700 kişi
    *Toplam: 3.1 milyon kişi


    Yukardaki yazı CNN TÜRK sitesinden derlenmiştir.


    HAYATIMIZ KOMPLO, MESİH ÇOK YAKINDA! </font>
    Türkiye'de ve diğer ülkelerde var olan komplo üretme gereksinimi aslında ortak bir inanca dayanıyor, o inanç da şu: ''Büyük sorunların küçük nedenleri olamaz.''

    Gazeteciler bilir, bazı konular vardır, yazmak istersiniz, sürekli başka şeyler araya girer, ertelersiniz, sonra bir gün bir bakmışsınız, bir meslektaşınız konuya el atmış ve yazacağınız yazı kursağınızda öylece kalakalmışsınız. Nicedir yazmak istediğim konu; Türkiye'nin niye adam olmadığını açıklayan, 'kökü içeride ve dışarıda' komplo teorileriydi. Aslında benim bildiğim, Türk insanına özgü bu tür 'komplo teorilerini' ilk ortaya atan, Serdar Turgut. Uzunca bir süre Hürriyet'teki köşesinde Türk insanının komplo teorisi üretme becerilerinden söz etmişti. Daha o sıralarda, "Bir gün bu komplo teorisi üretme işinin her kültürde bulunan ortak bir özellik olduğunu yazacağım" derdim. Geçen pazar Sabah'ta Mehmet Barlas'ın 'Kafa Karışıklıkları, Kuşakların Hayatını Hep Yokuşa Sürdü' başlıklı yazısını okuyunca da bu beklenen yazıyı kursaktan çıkarmanın zamanı geldiğini anladım. Söz konusu yazıda Mehmet Barlas şöyle diyor: "Her zaman iç ve dış düşman arıyoruz. Menderes ve İnönü'yü, Demirel ve Ecevit'i, düşmanlar mı kavga ettirdi?" Gerçekten kim kavga ettirdi? 1980 askeri darbesi öncesinde 18 yaşındaydım ve geceleri yatağa girmeden önce, "Ecevit ve Demirel anlaşsın da, dizi dizi ölümler bitsin, rahat rahat okulumuza gidelim" diye dua ederdim. Ne oldu da anlaşamadılar? Kim engelledi? Yaygın inanışa göre kökü dışarıda güçler. Ya CIA ya KGB ya da MOSSAD. Demirel ve Ecevit uyuşturuldu ve anlaşmaları önlendi. Sorun büyük ve büyük sorunun da nedeni büyük yerlerde aranmalı. Hiç Ecevit ve Demirel'in iki geçimsiz lider olması ya da pazarlık denilen önemli bir lider özelliğinden nasiplerini almamaları mümkün mü? Zaten Turgut Özal da zehirlendi. Turgut Özal gibi bir lider nasıl sıradan bir kalp arazı ile ölebilir. Hem de hiç kilo sorunu falan yokken! Ekonomik krizleri kim çıkarıyor dersiniz? Kamu kuruluşlarının tamamı cillop gibi çalışıyor, verimli, etkili, müşteri odaklı, Amerika istemese Türkiye'de kriz çıkar mı? Aslında krizlerin arkasında ne Amerika, ne başka bir ülke var. Büyük Hıristiyan lobisi var. Hıristiyan lobisi, Ortadoğu'da başarılı bir Müslüman ülke istemiyor. Aslında interneti de çıkaran bu Hıristiyan lobisi. Hıristiyan lobisi tüm dünyayı gözetlemek için interneti kullanıyor. Söylemeye çalıştığım şu: Türkiye'de ve diğer ülkelerde var olan komplo üretme gereksinimi aslında ortak bir inanca dayanıyor, o inanç da şu: "Büyük sorunların küçük nedenleri olamaz." Richard Hofstader, komplo teorilerinden bu yönüyle söz eden ilk yazar ve 1967 yılında bu konuda yazmış olduğu kitabının adı da 'The Paranoid Style in American Politics and Other Essays' (Amerikan Siyasetinde ve Diğer Denemelerde Paranoyak Stil). Hofstader'in teorisine göre üç faktör söz konusu olduğunda, bir toplumda paranoyak söylentiler ve komplo üretimleri başlıyor. Bunlardan ilki bir güç ya da bir değer kaybedildiğinin hissedilmesi. İkincisi, bir değeri kaybetme tehlikesinin hissedilmesi. Üçüncüsü ise bir şeyi kaybetme konusunda çaresizliğin hissedilmesi. Hofstader'e göre komplo teorisi üretmeye yarayan inançların tamamı, o toplumda bir Mesih'in çıkıp toplumu kurtarma duygusu ile inançlara dayanıyor. Komplo teorilerine inananlar sonunda bir Mesih'in çıkıp kendilerini kurtaracağı günü bekliyorlar. Hofstader'e göre komplo teorilerinin sakıncası, kitle histerilerine neden olması ve sonucunda da karizmatik liderleri göreve getirmesi. Özellikle karmaşa dönemlerinden sonra kitle hareketleri başlıyor ve sonucunda da halkları komplolardan kurtaracak kahramanlar ortaya çıkıyor. (Bakınız Kemal Derviş.) Yine bize gelirsek. Biz Türkler karışık sorunların karmaşık nedenleri olduğu konusunda çok fazla hemfikiriz. Hayatımız arabesklikten kaynaklanan bir düzensizlik içinde olduğu için de, ortalık komplo teorisinden geçilmiyor. Sonuç da ortada. Sürekli bir Mesih ihtiyacı içindeyiz. Son örnek Tayyip Erdoğan. Önümüzdeki seçimde de hep birlikte toplumsal komplolarımızın nasıl toplumsal bir kurtarıcı gereksinimi yarattığını göreceğiz. Zaten Tayyip Erdoğan'ı da Amerika istiyor. Yoksa Büyük Ortadoğu hayaline nasıl ulaşabilir? Bilmem anlatabildim mi? (Umarım seçimden sonra başka bir Mesih, komplolara bakıp beni çağırıyorlar demez.)

    Yukardaki yazı gazeteci Ali Atıf Bir'in köşesinden derlenmiştir.



    AVRUPA'DA Kİ SELLER RUSYA VE ABD'NİN İŞİ
    JIRINOVSKİ KOMPLO TEORİSİ ÜRETTİ</font>

    Evet, yazının başlığında okuduğunuz gibi Rusya'nın aşırı milliyetçi lideri Jirinovski komplo teorisi üretmiş ama okudukça bu teorinin gerçeklik payı olabiliceğini anlıyorsunuz.
    Önce habere bir bakalım :
    Jirinovski dünyada meteorolojik savaş yaşandığını söyleyerek ABD ve Rusya'nın Avrupa'yı kasten sular altında bıraktığını iddia etti.
    Jirinovski'nin ABD'de Rusça yayın yapan bir radyo kanalına verdiği demeçte, Avrupa'daki sellerin ardında meteoroloji savaşının olduğunu öne sürdü.
    Jirinovski'nin sel komplosu şöyle :
    "Avrupa'da son bir ayda dinmek bilmeyen yağmurlar Tanrı'nın işi değil. Savaşlardan biride meteoroloji savaşı. Avrupa'yı rastlantı sonucu sel götürmüyor. Bunlar hep insan eliyle planlanmış iklim savaşlarının sonuçları. Avrupa'daki yağışların arkasında ABD ve Rusya var. Yağmurları bu iki süper güç yağdırıyor. Avrupa para birimi Euro Dolara 1 sent fark attığı günlerde Avrupa'da seller başladı. ABD, Avrupa'yı gökten suyla dize getiriyor. M eteorolojik savaşta yanlız ABD değil, Rusya'da aktif rol oynuyor. Çünkü güçlü bir Avrupa Rusya'nında çıkarına değil. Bakın göreceksiniz; Avrupa başkentleri politikaları Washington ve Moskova'nın istediği ayara geldiğinde Avrupa'da şiddetli yağışlar bir içeriside kesilecek. Bu sözümü hatırlayın" dedi.
    24 Ağustos 2002, Cumartesi, Hürriyet Gazetesi.

    Evet, Yazıyı okudunuz. Aslında doğru olan yanı ABD'de iklim değiştiren bir takım bilimsel çalışmaların yapıldığıdır. Zaten ABD'de bunu saklamıyor. Bu tip çalışmaların insanlık yararına olduğunu söylüyor yani kurak geçen yıllarda yağmur yağdırarak ürünlerin arttırmak ve insanlığı muhtemel bir açlık tehlikesinden korumak. Ama bu iklimlendirme cihazlarını -ki bu cihazların uydu bağlantılı olduğu ve dünyanın herhangi bir konumunda iklim değiştirebildiği biliniyor- bir silah olarak kullanabilmekte mümkün. Nasıl mı?
    Doğal afetler yaratarak. Avrupa'daki sellerin ardında ABD varmı bilemeyiz ama Jirinovski'nin teorisinde bildiğimiz şey ABD'nin bu güce sahip olduğu ...

    Yüksel
    TARİH 14/08/2002 SAAT 05:00

    RÜYANIN BÖYLESİ</font>

    KanalD haber bülteni spikeri sesi titreyerek günün ilk haberini geçiyor. Babam tarafindan henüz 15 dakika önce uyandırılmıştım. İşine gitmek istemiş fakat eve geri döndürülmüştü. Babam bana " kalk Bahadır galiba yine ihtilal oldu, her yer tank ve asker dolu" dedi. Fakat asıl gerçeği bütün radyo ve televizyonlara yarım saat önce verilen bir bant ile dehşetle öğrendik . Radyodaki spiker görüntüleri KanalD ekranlarindan da izleyebileceğimizi söyleyince hemen TV'yi açtık. O anda ismini dahi bilmediğim bir denizci amiral sözlerini bağlıyordu;
    - Umarim bir mudahale olmaz ve kardeş kardeşi vurmak mecburiyetinde kalmaz. Dedi...
    Haberin başını duyamadığımizdan, biz hala bir ihtilal ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk. Artık evde TV ve Radyonun birbirine karışmış seslerinden uyuyan kimsede kalmamıştı ...
    15 dakika sonra yine ayni amiral sözlerine yeniden başladı. (Zaten aksam 20:00 'ye kadar aynı bandı tekrar, tekrar izledik ...) Evet, şimdi Amiral'in ismi ekranın altında okunuyordu " Tümamiral Esref Yiğitligil " Konuşmasının özetini aynen aktarıyorum.
    Sevgili halkım, Ankara hükümetinin ve dahi Kara ve Jandarma komutanlıklarının içine düştükleri aczi gören şanli Hava ve Deniz kuvvetlerimiz 31. Meridyen'e kadar olan yani Edirne Muğla - Sakarya Antalya arasında kalan bölgeyi diğer bir şekliyle Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerini kontrolu altına almış bulunmaktadir. Bölge sınırlarımızda yoğun askeri önlemler alınmış olup, gerek şanlı donanmamız, gerekse güçlü hava kuvvetlerimiz, havadan ve denizden Bati Türkeli'ni tam bir güvenlik kuşağı ile örtmüştür. Deniz ve Hava komando birliklerimiz bahsi geçen 31.meridyen üzerinde tüm, kara, hava ve tren yollarını bir süreliğine ulaşıma kapatmıştır. Kapıkule sınır kapısı, boğazlar ve tüm hava alanları geçici olarak trafiğe kapatılmış, sadece askeri amaçlara tahsis edilmiştir. Bahsini ettiğim tüm tesis ve şehirlerde yeni bayrağımız göndere çekilmiştir. (Bu sirada ekranda Japon bayrağını anımsatan beyaz zemin üzerinde bir kırmızı daire ve içinde ayyıldız görülmekte) Yönetim başkentimiz Bursa'dır. Yönetimimiz insan haklarına, temiz düşünceye ve Atatürk ilke ve inkilaplarina hizmet için gelmiştir. Umarim bir müdehale olmaz ve kardeş kardeşi vurmak mecburiyetinde kalmaz...
    Şok içinde bu konuşmayı kaç kere izledik bilemiyorum .
    Ayni gün Saat 15:00 CNN izliyoruz... Haber URGENT ( Chaos in Turkey ) spotlarıyla geçiyor... Bu arada Istanbul üzerinde sürekli Jet uçaklarının seslerini duyuyoruz. Apartmanımızdaki karşı komşumuz Yasemin hanım da bizde, benimle yaşıt olan oğlu Hakan evde yok ve annesi onu merak ediyor. Hakan bir deniz yüzbaşı ve büyük ihtimalle görevde olduğunu anlatarak kadıncağızı sakinleştirmeye çalışıyoruz... Tüm bizim izleyebildiğimiz kanallarda yani özel TV'lerde amiral'in konuşması var. TRT nin yayınları kesilmiş, belli ki aktarıcıları devredışı bırakilmış. CNN'de de Tümamiral Eşref Yiğitligil' in konuşması İngilizce alt yazılı geciyor ve pesinden Bülent Ecevit : Durumla ilgili tüm detaylar henüz elime geçmedi, geçince ayrıntılı bilgi vereceğim teşekkürler diyor.
    Musut Yılmaz : Türkiye 'nin hatasi "Tüm donanma tesislerinin Ve hava kuvvetlerinin Ege'de bulunması" Bir gece öncesinden de tüm hava kuvvetlerimize ait nakliye ve bombardıman uçaklarimız İstanbul, Bursa ve Eskişehir'e taşınmış...... Biz kendilerine bu yaptıklarının ateşle oynamak olduğunu ve..... Yeniden düşünmeleri için 48 saatleri olduğunu ilettik...
    Daha sonda CIA ve MOSSAD'tan birer yetkili çıkıyor. Bunu aylar öncesinden bildiklerini ve Ankara'yı uyardıklarını söylüyor . Hatta Amerika bu durumda olası bir Amerikan müdehalesi için Amerikan çöllerinde bir tatbikat bile yaptıklarını söylüyor... Sözkonusu tatbikatın olası bir dünya deniz trafiğini engelleyebilecek ve tehlikeye atabilecek bu girişime karşı hazırlandığını belirtiyor.
    Bu arada Turkiye'de vatani gorevini yapan askerler önceleri doğudaki batıya, batıdaki doğuya verilirken bu mudahalede bir sorun çıkmaması için herkese kendi bölgesinde askerlik yaptırılmıs. Ve her yörenin askerlerinin kendi bölgelerinde kalması sağlanmış.
    Ayni Gun Saat 20:00 Olağanüstü toplanan Yünan parlamentosu Ankara'dan Makedonya'nın intikamını almak istercesine alel acele bir karar çıkarıyor ve Batı Türkeli Cumhuriyetini tanıyan ilk ülke olduklarını Amerika'nin baskı ve diretmelerine rağmen dünyaya açıklıyor...
    Tarih 16/08/2002 Saat 10:00 Tümamiral Eşref Yiğitligil TV'den Ankara hükümetini ve başta Lozan olmak üzere Ankara 'nin imzaladığı hiçbir antlaşmayı tanımadıklarını, Kıbrıs'ta bir uzantılarının olmadığını ve milyonlarca insanın gönüllü askerlik için askerlik şubelerinin önünde kuyruğa girdiğini söylüyor. Bu arada, ben ve ortağım Selim'de ilk defa kuyrukta TV ye çıkıyoruz.
    Ayni Gün Saat 20:00 Romanya, Arnavutluk, Bulgaristan, İran ve Suriye Bati Türkeli Cumhuriyetini tanıyan diğer ülkeler oluyorlar. NATO ve AB yaptıkları toplantılarda bir karara varamıyorlar, çünkü artık Ortadoğu ekonomisinin kalbi Batı Türkeli Cumhuriyetinde atıyor.
    Tarih 20/08/2002 Saat 10:00 Ankara'nın tanıdığı sürenin dolmasına rağmen Batı Türkeli ile ilgili bir gelişme yok, çunku Amerika Irak'a kapsamlı bir operasyon başlatıyor. Ve Ankara Suriye ile birlikte Kuzeyden birliklerini Irak içlerine uçuşa kapalı Irak topraklarının tamamının güvenliğini sağlamak maksatlı bir harekata başlıyor. Yani Ankara'nın işi başından aşkın. Bütün Dünyanın gözleri Irak operasyonunda...
    BBC ye bir mesaj veren Bush, muhataplarının NATO üyesi olan Ankara olduğunu söylerken Dışişleri bakanı Powell'ın Bursa'da Batı Türkeli heyeti ile gizli toplantılar yaptığı fısıltı gazetelerinde geciyor... Eeee kla*** Amerikan zihniyeti tabii diye düşünüyoruz , ne yardan geçer ne serden.
    Saat 20:00 kendilerinin bu konuda yalnız kaldığını düşünen Rauf Denktaş, bu hareketin kabul edilemez olduğunu açıklıyor.
    Bu arada enteresandir, Libya Batı Türkeli Cumhuriyetini tanıyan 10. ülke oluyor.
    Dört ay sonra...Amerika ve müttefikleri Irak yönetimini değiştirerek Saddamın yönetimine son veriyorlar.
    Amerika ve AvrupaBirligi, Batı Türkeli hakkında yaptıkları yazılı bildirgede bu konunun Ankara'nin iç-işi olduğuna ve ikili görüşmeler ile çözüme gidilebileceğine karar veriyor.
    BBC ve CNN konudan bahsederken artık Western Turkland ismini kullanıyorlar. Batı Türkeli Cumhuriyeti Kapikule sınır kapısını ve Bulgaristan'la Hamza Beyli'de yeni bir sınırı ulaşıma açıyor. Ve en önemlisi T.C. vatandaşlarına vize uygulaması başlattığını dünyaya duyuruyor.
    Boğazlar ile ilgili Rusya, Bulgaristan Ukrania ve Romanya ile yeni anlaşmalar yapılıyor ve klavuzsuz geçişler yasaklanırken petrol taşımacılığına ek vergiler ve kısıtlamalar getiriliyor.
    Bu arada yeni paralarımızda çok güzel, ön yüzünde Ataturk'ün gerçekten gülen bir gravürü, arkasında Tümamiral Eşref Yiğitligil' in sivil bir resmi var ve 1 WTL (Western Turkish Lira) = 1,3 $ ve 1,3 €
    Yıllar geçti.... Artık ülkemizi Ankara, Çin ve Pakistan dışında tanımayan kalmadı... Bati Türkeli Cumhuriyeti bir AB üyesi, ekonomisi çok sağlam, kişibaşına düşen milli gelir 12.400 $ Şöyle söyleyeyim, sadece İstanbul'da 6 sı sivil 12 hava limani var.
    İnsan haklarına saygılı bir ülkemiz olmasına rağmen hala bir konuda insan haklari heyeti Batı Türkeline gelip gidiyor. O konu da, 14 Ağustos günü İstanbul' da oldukları sanılan aralarında Osman Durmus, Şevki Yılmaz, Tansu Çiller, ve 17 Ankara milletvekilinin bilinmeyen akibeti...
    Bazen yinede düşünüyoruz, belki de bu operasyonu Ankara, dogudan batıya göçü engellemek, İran, Irak, Ermenistan, Kadek konusunda daha sert olabilmek ve hiç değilse Türkiye'nin bir kısmını doguya bir kısmını batıya gerçekten açabilmek ve Ankara'nin Irak'a operasyonunda Musul-Kerkük'e kadar olan bölgeyi işgali için bilinçli olarak yapmış olabilir ...
    Kim bilebilirki, belki de ...
    Neyse Rüya işte
    Bu kadar çok senaryonun üretildiği bir ülkede birde popon açıkta kalmışsa, göreceğin rüyaya kim ne diyebilir ki ...



    İLGİNÇ AMA GERÇEK </font>




    Pera Palas'ta Atatürk'ün odasini gezdiniz mi? Giderseniz bakin, orada bir hali var. 1930 larda zamanin hindistan baskani Atatürk'e bir hediye vermek istemis. Kahinine iyi bir hediye hazirlamasi için emir vermis. Kahin bir halı dokutmus ve Atatürke hediye edilmis. Duvarda asili olan hali bu iste. Ilginç olan deseni: Bir saat var, 09:07'de durmus görünüyor (Atatürk'ün beyninin ölümü saati) ve 10 tane Kasim çiçegi. !!!

    TEKNİSYEN :ORABANJ OTU </font>
    Bazı bitki türlerine musallat olan asalak bir yabani ot vardır.
    Adı: ORABANJ. Bu zararlı Tütün, Ayçiçeği ve domateste büyük verim kayıplarına sebep olur. Bu otun tek bir ilacı; vardır. Amerikan CYANAMİD firmasının ürettiği ORABAN isimli bir ilaç. Bu ilaç piyasaya sürüldükten sonra Türkiyede Orabanj ( halk arasında canavar otu olarak bilinir) görülmeyen bölgelerde müthiş bir orabanj salgını başladı. Bu da beni nedense kıllandırıyor. Çünkü bu ot mantardaki sporlara benzeyen tohumlarla ürer ve bir gramı bile koca bir ovayı mahfetmeye yeter. Acaba bu salgının arkasında birileri mi var?
    Teknisyen
    Edited by: gold

  2. #2
    Forum Yöneticisi hunca is on a distinguished road hunca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2006
    Bulunduğu yer
    Turkey
    Mesajlar
    1.420
    Konular
    720




    Amma da uzun gold..Ben de okumaya koyulayım sonra da yorum...

    www.burelenerji.com
    Çözüm Ortağınız......

  3. #3
    Super Moderator gold is on a distinguished road
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Bulunduğu yer
    Muğla
    Mesajlar
    239
    Konular
    70




    EVET BİRAZ UZUN AMA OKUMAYA DEĞER. KAFANDA BİŞELER YERİNE OTURUR OKUYUNCA BUNLARI.ACELE ETME YARIN DEVAM EDERİN BAŞLIKLAR ALTINDA ZATEN

+ Konuya Cevap Yaz

Benzer Konular

  1. KIYAMETİN TEORİSİ
    By gold in forum Off-Topic
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj : 09-04-2006, 11:18 AM

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok